×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 15. Bölüm: SON

  • Blog
  • 10.12.2018 18:52:33
  • 2233 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi son bölüm...

 

 

ARTEMİS 15. Bölüm - SON

 

Çok mutluydum. İçimde nedensiz bir neşe vardı bu neşenin kaynağının önce Pegasus’un gelişi ile ilişkilendirmiştim ancak özümü yokladığımda aslında neşemin esas kaynağının kutsal alanın şifalı etkisinden olduğunu anlamıştım. Evet, hala ölümsüz suretime geçemiyordum ancak çok yakında yoldaşım, arkadaşım alaca geyiğimi çağırabilecek gücüm olacaktı, hatta belki iyimser bir düşünce idi ancak kadim silahlarım okum ve yayım gelirse… Şansımızı ikiye üçe katlardı Khimaira’ya karşı. 


Ben bunları düşünürken Bellerophontes gemi Pegasus’a takmıştı. Dev kanatlı ak küheylan tepki vermemişti. Sadece kadife başını Bellerophontes’in omzuna doğru yaslamış derin derin nefes alarak kokusunu içine çekmişti. Sonra bir anda sırtına çıkıverdi Bellerophontes, küheylan önce sinirle ayaklarını yere vurdu yetmedi arka ayakları üzerinde şaha kalkarak kanatlarını açtı. Tüm bunlar olurken Bellerophontes sanki Pegasus’un bir uzvu gibi sırtına yapışmış başını kulaklarına doğru yaklaştırmış yumuşak sesiyle konuşmaya başlamıştı. Pegasus Bellerophontes’in sesiyle sakinleşirken yavaşça atın üzerinde doğruldu ve topuklarını atın sağrısına vurarak komut verdi;


“Uç ...”


Pegasus tüm hızıyla koşarak dev kanatlarını açtı ve göğe doğru yükselirken Bellerophontes neşeyle bağırdı. 

 

 

Ben büyülenmiş gibi bu görüntüyü izlerken gök gürültüleri ve şimşekler çaktı. Simsiyah fırtına bulutları sanki onları yutmak, yok etmek ister gibi büyüdüler büyüdüler… Bellerophontes ve Pegasus ne çakan şimşeklere aldırdı, ne de üzerlerine kapanmaya çalışan bulutlara… Sadece benim bulunduğum ağacın koruma sınırının dışına bir yıldırım düştüğünde neşeli oyunlarını sona erdirerek zarif bir şekilde yere indiler.


Bellerophontes elinde tuttuğu gemi bırakarak nefes nefese yanıma geldi. 


“Sana bir şey olmadı değil mi? Çok korktum, yıldırım ağaca isabet etti sandım.” Bellerophontes’in endişe ile kısılmış gözlerine baktığımda içim sevgiyle dolarak cevap verdim;


“Korkma sadece babamdı. Anladı Pegasus’a bindiğini ve sizi cezalandırmaya çalıştı siz aldırmayınca bu kez bana ulaşmaya çalıştı. Ancak bu kutsal alan ondan bile güçlü burada kimse hiçbir şekilde bize zarar veremez. Yani sevgili dostum açığa çıktık. Babam sana düşman olacaktır Pegasus’u aldığın için. Bu andan itibaren daha dikkatli olmamız lazım. Ancak tek tesellim Khimaira ile mücadele sarf etmek için almamız onu; babamın Khimaira’nın babası Typhon ile mücadelesi uzun yıllara dayanır ve elbet oğlunun yok edilmesini canı gönülden destekleyecek ve hepimizi affedecektir diye düşünmekteyim. Şimdilik dinlen ve yeni dostumuzla arkadaşlığını geliştir. Babamı ise bana bırak…”

 


Bellerophontes dönüp Pegasus’a baktı güçlü küheylan sakince otlamaktaydı. Tam o anda korunma sınırımızın hemen az ötesinden büyük bir kükreme sesi geldi sese yüksek perdeden bir yılanın tıslaması ile keçi melemesi arası bir ses karıştı. Üç ses bir araya gelerek çoğaldı çoğaldı ve tiz bir çığlık şeklinde fırtına bulutları ile kaplı gökyüzünü sardı. Hassas kedi kulaklarım için çok zararlı bir sesti kendimi Bellerophontes’in üzerine atarak başımı chitonunun kumaşının içine gömdüm. Pegasus otlamayı bırakarak uzun uzun kişnedi sese cevaben… Çığlık dakikalarca devam ederken Bellerophontes elleri ile kulaklarımı kapattı, pelerinine sardı beni.

 


“Savaş başlıyor… Artemis’im yaratık bizi gördü… Gelmeye çalışıyor yanımıza ancak gelemiyor, öfkesinden ateş üflemeye başladı. Yer yer alev parlamaları görüyorum.” 


Ben başım Bellerophontes’in kucağında içimden özümün tüm zerrelerine hükmetmeye çalışıyordum. Okum ve yayıma ulaşabilmeye odaklıyordum özümü. Bu genç çocuğun Pegasus’a sahip olması kadar okuma ve yayıma sahip olmasını istiyordum.


Bellerophontes beni okşamaya devam etti, ben; özümde hüküm sürmeye. Şu son birkaç saatte kazanmış olduğum tüm enerji ve tedavinin bu uğurda harcanacağının farkındaydım. Ancak bizler için, hepimiz için şu anda önemli olan Khimaira denen yaratığı bir an önce yok etmemiz gerekliliği idi. Her şeyden önce bana asırlar boyunca dua ederek bu kadim kutsama ve koruma alanının oluşmasını sağlayan ruhlara,  borçluydum bunu. Khimaira’nın öldürülmesindeki payım; insan soylu bu değerli ruhlara yapacağım son yardım, son inayet olacaktı belki ama en azından ben böylece şerefim ve tüm yüce vasıflarımla hiçliğe karışmış olacaktım.


Tüm hırsımla özümün içerisinde gezinen tanrısal öğeleri bir araya getirdim…


Ve sonra yorgunluktan uyuya kalmışım. Bellerophontes’in okşayışları ile gözlerimi açtım. Hava kararmıştı çevremizde hala uğursuz bir rüzgâr şiddetle esmeye devam ediyor, yer yer hırçın yağmur damlaları bıçak gibi toprağa saplanıyordu. Ancak biz iyiydik ağacımızın altında tamamen güvende ve kuru.  Bellerophontes gözlerimi açtığımı görünce heyecanla az ilerde gecenin karanlığında içten gelen ışığıyla göz kamaştıran ok ve yayı gösterdi. Başarmıştım…

 


“Artemis’im bu nasıl bir kutsanma böyle… Sen yaptın değil mi sen gelmesini sağladın bu ok ve yayın” 


Yavaşça doğrulmaya çalıştım çok enerji kaybetmiştim, tahminimden bile fazla bir güç harcamış ve neredeyse içimdeki tüm ölümsüz özü tüketmiştim. Kalkamayınca tekrar yattım Bellerophontes’in kucağına. Bellerophontes’in yüzündeki neşe büyük bir üzüntüye dönüştü tam ağzını açıp konuşmaya başlayacaktı ki susturdum onu.

 


“Sevgili dostum anlayacağın öylesine herhangi bir ok ve yay değil. Benim asırlarca elimde tuttuğum aydan ışığını alan yayım ve okum. Bu ok ne kadar atarsan at kendini yeniler asla bitmez. Sana sınırsız bir atış hakkı sağladım yani. Sanırım artık hakkından gelirsin Khimaira’nın. Bana gelince biraz burada konaklamaya devam etmemiz lazım ki azıcık kendime geleyim ve dövüş sırasında sana yük olmadan kendi kendimi idare edebileyim.” Bellerophontes o zaman şiddetle itiraz etti;


“Hayır, sen bu savaş için tüm varlığını ortaya koydun çoktan. Daha fazlasını asla kabul edemem. Şunu unutuyorsun; yaratık burada, uğursuz sesi ve nefesinin kokusu bana bile ulaşıyor. Beni bekliyor. Yani onu aramayacağım; o zaten burada ve sen kesinlikle bu ağacın güvenlik çemberinden dışarıya çıkmayacaksın. Artemis’im sana bir şey olur mu olmaz mı bilmiyorum fakat şundan eminim bunu denemek bile istemiyorum. Sana bir şey olursa bunun acısına katlanamam. Lütfen, sana yalvarıyorum tanrıçam burada kal her ne olursa olsun” 


Bellerophontes’in yakaran gözlerine baktığımda gördüğüm;  insanoğluna asırlar önce âşık olmamı sağlayan o saf ve fedakâr sevgiydi. Çünkü tüm vahşiliğine karşın insan soylular sevme yeteneğine sahipti, o yeteneği bizler kaybetmiştik belki ama onlar kaybetmemişler yaradılıştan bu yana ufak tefek sapmalar haricinde korumuşlardı. İçime,  derinlerime bir ılıklık yayıldı bu hissin konforu içinde Bellerophontes’in beni okşayan ellerine mırlayarak kafamı sürttüm. Sevgisi ve beni koruma içgüdüsü yine tanrısal özüme dokunmuş onu; kalan son zerrelerini, harekete geçerek çoğalmasını sağlamıştı. Heybesine elini atarak tütsülenmiş etlerden kendine ve bana çıkarttı. Aysız gecenin karanlığında Pegasus hemen yanı başımızda otluyordu. Bizde sessizce yemeğimizi yedik; aramızda elle tutulacak kadar yoğun olan güven ve sevginin huzuru içerisinde. 


Karnımızı iyice doyurduktan sonra Bellerophontes beni dikkatlice pelerinine sararak yere bıraktı alnımdan öperek, Pegasus’un yanına gitti. Yumuşak sesiyle konuşarak atın kadife burnunu okşadı okşadı. Sesinin kadife tonunda içim geçmiş tekrar uyuya kalmışım. 


Tiz bir çığlıkla ne olduğumu şaşırarak uyandım. Heyecanla sağa sola bakınırken onları gördüm. Şafağın pembeye boyadığı gökyüzünde 
 

 

Pegasus büyük bir güçle çarptığı kanatları ile hızla yükselip alçalırken üzerindeki binici seri bir şekilde ok atıyordu; yerde kükreyen, tıslayan, çığlıklar atan dev yaratığa. Khimaira’nın üç başı da hızla gökyüzünü tarayarak açık bulduğu anda acımazsıca saldırıyordu ak küheylana. Oklar ise zırh gibi bedenine çarpıp sekiyordu sadece. Hiç ama hiç faydası olmuyordu, sadece her isabetli atışta rahatsız olan yaratık tiz bir çığlık salıyor, ardından kükremeye karışıyordu çığlık sesi. Her ok onu daha çok sinirleniyordu.  Ağacın koruma sınırının sonuna, onların acımasıca savaştığı kısma koşarak gittim. Okların faydası yoktu, sadece biniciyi ve küheylanı yoruyordu her manevra. Bellerophontes’in saldırılarını savuşturan Khimaira her seferinde daha fazla yaklaşıyordu yorulmaya başlayan ak küheylana.

 

Bellerophontes’in dikkatini çekmeli, onun kurşun uçlu kargıyı almasını sağlamalıydım. Yüce bilgin Skylaks haklıydı tanrısal silahlar bile fayda etmiyordu. Khimaira’nın zırhla kaplı bedenine sadece kargı çözüm olabilirdi. Yaratığın pençesinden son anda kurtulup gökyüzüne yükselen küheylan acıyla kişnedi. Şimdi şafağın pembeye boyadığı gövdesinde kızıl bir hat meydana gelmişti, yaralanmıştı Pegassus. Kanatlarını bir süre daha dengesizce çırpan Pegasus acısının şiddeti ile yere tam Khimaira’nın karşısına indi. Bedeni kırmızıya çalarken körük gibi yükselip alçalıyordu her aldığı nefeste göğsü. Kıpkırmızı bir köpük sarmıştı bedenini yinede mücadeleden vazgeçmiyor binicisini ustalıkla attığı adımlarıyla yaratıktan uzağa ağaca doğru ulaştırmaya çalışıyordu. 

 

Ancak Khimaira hızlı ve atikti. Bu sefer tam Pegasus’un sol kanadını yakalayacaktı ki boğazımdan tiz bir tıslama çıktı. Tüm tüylerimi kabartarak yaratığa doğru koştum. Beni gören yaratık ilk şaşkınlığını attıktan sonra saldırıya geçti. Son derece çeviktik o da bende, yan gözle baktığım Bellerophontes’e sesimin son gücüyle haykırdım;


“Kargıyı al…” 


Beni dinleyip dinlemediğini anlamaya çalışırken kalçamda jilet gibi keskin bir acı hissettim. Acının şiddeti ile ağaca doğru koşmaya çalıştım ama bedenimden oluk oluk akan kanı ve arka ayaklarımın irademe yanıt vermediğini anlamam aynı anı buldu. Sonra yandım tüylerimin kokusu etimin kokusuna karışıp burnuma ulaştığında acıyla haykırdım, her şey birbirine girdi, son duyduğum ses toynakların sesi idi bir el beni bedenimden sıkıca kavradı ve bayılmışım.


Gözlerimi araladığımda Bellerophontes kendi kendine deli gibi mırıldanarak başımı okşuyordu. Uyuşmuş gibiydim arka ayaklarımı hissedemiyordum. Bellerophontes’in deli gibi mırıldanmaları devam ediyordu hiç durmadan. Bana bakan gözlerinde ise sadece dehşet dolu bir ifade vardı. 


“Athena gök gözlü bilge tanrıça, Zeus uluların ulusu! Yardım et, yalvarırım yardım edin Artemis’ime… Yalvarırım yalvarırım. Size kendimi adıyorum; şu değersiz hayatımı alın, canımı ona verin...” Sesim gereğinden titrek ve kısıktı onunla konuşmaya çalışırken;


“Hişşşşş dostum hemen kargını al, yok et benim için şu yaratığı sonra beni…” sustum gözlerimi kapayıp ağacın ruhunu; şifayı hissetmeye çalışarak kırık dökük konuşmaya çalıştım; 


“Beni Ksanthos’a kraliçeye götür, o ne yapacağını bilir…”


Bellerophontes nazikçe beni okşarken iri damlalar hiç durmadan gözlerinden bedenime düşüyordu ve bedenimde hissettiğim her gözyaşı damlası acımı hafifletip hissizlik ve uyuşma halini çoğaltıyordu. Başımı çevirerek yaramı görmeye çalıştım. Bellerophontes eliyle bana engel olmaya çalıştı. Ama görmek istiyordum sinirli bir bakış attım ona ve elinin üzerine zar zor tek patimi koydum ve başımı çevirdim güçlükle. Bedenim tamamen şifalı yapraklarla kaplanmıştı ancak kokuyu alıyordum yanık tüy, deri, pişmiş et kokusu ve arka ayaklarımın olması gereken yerde kömürleşmiş birbirine kaynayıp, kavrulmuş. Daha fazlasını görmek istemedim. Son bir güçle; 


“Lütfen benim için öldür…” dedim ve kendimden geçtim tekrar. 


Tiz uzun çığlıklara uyandım tekrar. Bedenim hala uyuşuktu kafamı çevirip sesin geldiği yeri görmeye çalıştım. Gökyüzü kararmak üzereydi ne kadar süredir bu mücadele devam ediyordu, bilmiyordum. Ancak şu an yaratığın tiz çığlıklarında sadece öfkeyi değil acıyı da hissediyordum. Khimaira’yı bir şekilde yaralamışlardı. Kafamı çevirerek yattığım yerden görmeye çalıştım ne olduğunu. Pegasus yerdeydi tam önünde duran Bellerophontes’in tüm kasları öfke ve hırsla gerilmişti. Yaratık bir başı ile yarasını yalarken diğeri ile sürekli ateş üflemeye başlamıştı. Üçüncü kafayı- yılanı – göremediğimde anladım yaranın nerede olduğunu Bellerophontes yılan kafasını koparmıştı yaratığın. Bellerophontes elinde kargısı Kahimaira’nın bir açığını yakalamaya çalışırken kendini de alevlerden sakınıyordu. 


Pegasus aniden göğe yükseldi Khimaira bu şaşırtmacaya kanmayarak keçi başıyla Pegasus’u kontrol ederken aslan alev üflemeye devam etti kendisine yaklaşmaya çalışan Bellerophontes’e. Pegasus aniden alçalarak kendisine bakan kafaya ön ayakları ile çifte attı. Gökyüzünden gelen bu çiftenin şiddeti ile sarsılarak dengesini kaybeden yaratık yere düştüğü anda Bellerophontes elinde kargısı ile son gücüyle koşarak Pegasus ‘un sırtına atladı. Pegasus bir anda yükseldi. Khimaira şaşırmıştı ve yerdeydi hala, aslan başı ile bedeninden cansız bir şekilde sarkmış duran boyna ve keçi kafasına bakıyordu. İçimden dua ediyordum Bellerophontes’e bir an önce saldırması için. Pegasus yükseldi yükseldi ve son sürat pike yaparak alçalmaya başladı Khimaira’nın üzerine doğru Bellerophontes’in ileriye doğru uzattığı kargı elinden fırladı uçarak yaratığın göğüs kafesine saplandı. 

 

 

Yüksekten gelen kargının hızı ve ivmesiyle yaratık toprağın derinliklerine doğru gömüldü. Büyük bir çukur meydana geldi yaratığın derinliklere saplandığı yerde. Pegasus ve Bellerophontes bir an çukura yaklaşıp derinliklere baktılar sonra her ikisi de anlaşmış gibi derin çukuru seri bir şekilde kapatmaya çalıştılar. Heyecan fazla gelmişti tam kendimden tekrar geçiyordum ki diğer yönden gelen soğuğu fark ettim. Athena; yanımda yere diz çökmüş bana bakıyordu.


 

Masmavi gözleri ıslanmıştı gözyaşları ile bana bakarken… Hafifçe dudakları kımıldadı bedenimin yanmış, kavrulmuş kısmını eli ile sıvazladı. Özünden özüme geçen gücü hissettim. Ancak bedenimin iyileşmesi için yeterli değildi. Acımın hafiflediğini özün ışıltılı bir şekilde göğüs kafesim ve nispeten yaşayan bedenimde gezmeye başladığını anlayınca Athena ayağa kalktı. Üzerinde kısa chitonu, dizlikleri ve göğsünde zırhı vardı. Kanatlı tolgaların durduğu miğferi yerde az ötede duruyordu. Uzun adımlarıyla iki adımda çukurun yanında nefes nefese durmuş kendisine bakmakta olan Bellerophontes ve Pegasus’a ulaştı. Çukurun derinliklerine delici bakışları ile bakarken;


“Hala yaşıyor iblis, ancak bedeni asla tamir olamayacak yer altında gömülü kalacak bundan böyle…” dedi ve elinin tek hareketiyle çukur büzüştü ve sanki orada hiçbir mücadele yaşanmamış gibi kapandı. Sadece arazinin yapısı değişmişti mücadele sonunda. Artık bulunduğumuz korunma çizgisine kadar mücadelenin yaşandığı tüm alan ve tepe eteklerine değin kayalıklardan oluşuyordu ve diplerde gömülü kalmış yaratık acıyla nefes alıp inledikçe yer yer kayaların arasından minik minik alevler parlıyordu karanlık gökyüzüne. Yaratığın en az benim kadar örselenmiş bedeninin verdiği acıyla aldığı sık ve sıcak nefesinin kokusu, alevlerinden çıkan dumanın keskin kokusuyla birleşiyor kayalık arazinin hemen hemen tamamını kaplayarak nefes almayı zorlaştıracak derecede kesif bir hal alıyor neredeyse tüm tepeyi kaplıyordu.

 


Bellerophontes, Pegasus ve Athena anlaşmış gibi bana doğru gelmeye başladılar yanıma ilk ulaşan tabiî ki Athena oldu. Dizlerinin üzerine çökerek oturdu. Sessizce başımı okşadı, dudakları hiç durmadan kıpırdıyordu ne söylediğini işitemiyordum ancak özümü güçlendirmeye çalıştığını biliyordum. Bu arada yanımıza gelmiş olan Bellerophontes gözleri yaşlı yaralı olmayan bedenime dokunuyordu. Her ikisi de böyle üzerime eğilmiş iken birbirilerine bakmadan şefkatle usul usul uzun süre beni okşadılar. Gözlerimi kapatıp özümü dinlemeye başladım. Bedenim tamamen örselenmiş kalan küçücük canlı kısma sıkışıp kalmıştı özüm. Beni bir süre daha okşamaya devam eden Athena fısıltıyla seslendi Bellerophontes’e;


“Görüyorum ki kardeşime duyduğun sevgi ve sadakat kendi öz baban ve dahi kardeşine gösterdiğinden fazla. Bu durumda iki sonuç çıkarıyorum; ya dönek kaypak bir kalbin vardı ki hak ettiği halde şu anda gösterdiğin sevginin binde birini bile göstermedin kardeşine ya da aklın başına gelmeye başladı. Her ne sonuçsa bunu zaman gösterecek, Glaukos oğlu Bellerophontes! Sana güvenmiyorum, ancak kardeşimi duydum koşulsuz ve şartsız bir şekilde sana güvenmekte. Ve dahi ben de güvenmek zorundayım. Onun bu parçalanmış kırık dökük korunmaya muhtaç bedenini saraya Ksanthos’a sen götüreceksin. Tez zamanda varın, zira çok az vakti kaldı Artemis’in. Özü yeterli değil bedenindeki yaraları onarmaya… Ve dahi korkarım ki özünün çoğunu zaten sana yardım etmek için harcamışken, zayıfken yaraladı onu TYPHON oğlu Khimaira. Korkarım ki… Neyse sen tez zamanda ulaştır kraliçeye, bilirim beni sevmezler ancak sen yine de...”

 

Koynundan çıkarttığı minik şişeyi Bellerophontes’e uzatarak devam etti...

 

“Bu şişedekini tapınakta Artemis’e zorla da olsa içirin bedeni kurtaramazsınız artık ancak belki mucize olursa tanrısal özünü kurtarırız. Söyle ona, kraliçeye tapınakta büyük bir ateş yaksınlar Leto ve Apollon ‘un heykellerinin tam önündeki sunak taşının üzerine koysunlar bu yaralı bedeni. Cenaze ateşine ihtiyaç olacak, kutsal ateşi yaksınlar. Ve dua etsinler mümkünse herkese. Şimdi var git tez zamanda bu söylediklerimi yap, azaldı zaman” 


Sözlerini bitiren Athena ellerinde aniden beliren gümüş rengi pırıl pırıl parlayan hem yumuşak hem zırh gibi kumaşın içine dikkatlice sardı beni Bellerophontes’e uzatırken; 


“Sana güvenmek zorundayım ölümlü…” dedi yavaşça kahverengi saçlarından öptü ve gitti. 


Toparlanmamız çok çabuk oldu, beni yumuşakça göğsüne bağlayan Bellerophontes heybesini omzuna aldı ve hemen Pegasus’un sırtına atladığı gibi ok gibi yükseldi aysız gecenin içine.  Gecenin karanlığında üzerinden geçtiğimiz dağ yollarını, ağaçları patikaları yinede ayırt edebiliyordum. Uzakta Letoon ‘un tapınakları simsiyah bir gölün kıyısında beni çağırıyordu, onun daha berisinde ise Ksanthos’un yer yer yıkılmış surları göze çarpıyordu. Bellerophontes ile arkadaşlık ederek günler geceler boyunca yürüdüğümüz bu yol; Pegasus sayesinde neredeyse on beş yirmi dakikada bitmişti. 

 

 

Pegasus yavaşça alçaldı ve zarifçe Ksnathos’un ana binasının önüne indi. İndiğimiz anda çevremiz kralın askerleri tarafından çevrildi. Gece olmasına rağmen savaş yüzünden kaleye sığınan insanların oluşturduğu kalabalık çok fazlaydı ve inişimizi görenlerinde meydana doluşmasıyla birkaç dakika içerisinde kıpırdayacak yer kalmamıştı. Bellerophontes Pegasus’un sırtından inince ellerindeki meşaleleri bize doğru tutan nöbetçiler iyice yaklaşarak kim olduğumuzu anlamaya çalıştılar. Işık yüzümüze vurduğunda kalabalıktan bir tanıma ve rahatlama nidası yükseldi yine de Pegasus’un tanrısal varlığı insanların bize fazlaca yaklaşmasını engelledi.


Az sonra peşinde kral ve maiyeti olduğu halde koşar adımlarla kraliçe geldi. Meşalelerin aydınlığında Bellerophontes’i tanıyan kraliçe yüzünde sevinç dolu ifade ile derhal bize yöneldi. Kraliçenin neşesi Bellerophontes’in keder ve acıyla çarpılmış yüzünü görünce soldu ve endişeyle seslendi;


“Sevgili oğlum nedir derdinin kaynağı. Yenemedinse yaratığı ziyan yok tekrar tekrar deneriz kendini harap etme.”


Bellerophontes yavaşça göğsüne bağlı kumaşları çözerek gözlerinde yaşlarla kraliçeye uzattı beni.


“Kraliçem size mesaj getirdim. Gök gözlü Athena der ki derhal tapınakta cenaze ateşleri yakılacak dualar edilecek vakit dar” minik şişeyi de uzattı kraliçeye;


“Kraliçem kederim ağır geliyor, Artemis benim dostum. Anlatacak vaktim yok ne olur yalvarırım yardım edin bize bu iksiri içirmemiz gerekiyormuş özü belki kurtarabilirmiş bu iksir. Öyle dedi Zeus’un kızı” Kraliçe kumaş yığınlarını nazikçe açtı ve beni gördü. Gözleri şaşkınlıkla irileşti. Parmağının ucu ile alnımdaki aya dokunduğunda hafif bir karıncalanma oldu alnımda. Kraliçe o zaman derhal minik şişenin tıpasını açarak nazikçe açtığı ağzımdan içeriye şişenin içindeki üç beş damla nektarı akıttı. İçimi serinlik kapladı, bedenim iyice rahatladı. O zaman bize yakın duran kral ve maiyetinden şaşkınlık dolu bir nida çıktı;


“Parlıyor, kedi parlıyor… Gece gibi simsiyah tüyleri ve alnında ki ay pırıl pırıl…” heyecanla birbirlerine fısıldarlarken kraliçe krala işaret etti. Karı koca bir bakışla anlaştılar ve koşar adımlarla ana mabede doğru giderlerken kraliçe maiyetindeki adamlarına seslendi;


“Ana sunağın etrafına derhal cenaze ateşi hazırlansın.”


Kraliçe koşar adımlarla tapınağa girdi ve en yakın taş sıranın üzerine beni nazikçe bırakarak bedenimi incelemeye başladı. Bellerophontes yere yanıma diz çökerek oturdu, gözlerinde yaş vardı kederle kapadım gözlerimi. Derken yumuşak patileri hissettim yanaklarımda, alnımda. Gözlerimi araladığımda karşımda yemyeşil iri gözler vardı. Patilerinin ucuyla mırlayarak şefkatle bana dokunuyordu, gözlerimi açtığımı görünce başını başıma yaklaştırdı ve sürtündü bana. İstemsiz bir şekilde mırlayarak karşılık verdim. Bellerophontes kediye engel olup aşağı indirmeye çalıştı ancak kraliçe engel oldu. Kedi zarif bir adımla üstümden zıplayarak yanıma geçti sırtıma doğru bedenini bedenime yaslayarak kıvrılıp yattı ve başını bedenimin sağlam kısmına şefkatle yasladı. Bir taraftan da pütürlü diliyle alnımı, gözlerimin etrafını yalıyordu. Yaşadığım bu sevgi dolu anın verdiği enerji ile titrek bir sesle “Pukute…” dedim. Tanımıştım bu şefkatli ve sadık kızımı.


 


Bu arada salonda ana sunağın etrafı üst üste dizilen odunlarla çevrelenerek minik bir kule şeklinde yükseltilmiş odunların arasına ve üstlerine biberiye, ada çayı ve lavanta yaprakları dökülmüştü. Bir tarafta cenaze ateşi sırasında şarkı ve ağıt söyleyecek olan şarkıcı ve müzisyenler sıralanmış, tapınakta bulunan Leto, Artemis ve Apollon heykellerinin başına çiçeklerden birer taç takılmıştı. Tapınağa yavaş yavaş halk ta girmeye başlamıştı. Gece şafağa dönmeden önce törenin yapılması gerekiyordu. Her şey hazır olunca kraliçe Bellerophontes ‘e dönerek fısıldadı; 


“Eğer görmeye dayanamayacaksan Pukute’yi al ve git” Bellerophontes üzerimde yatmakta olan Pukute’ye ve bana baktı. “Hayır, sonuna dek kalacağım…” Ağlayarak üzerime eğildi ve öptü beni. Kraliçe yavaşça elini tuttu;


“Acın büyük anlıyorum, ama bu ölümsüzün geceye karışabilmesi için ölümlü bedeni onurlandırmamız gerekiyor. Hala hayatta olmasının tek nedeni içindeki ölümsüz yoksa kediyi kurtarmamız mümkün değil. Tanrıça işaretlemiş ve kutsamış onu. Sen Pukute’yi al yoksa yas onu Artemis’in peşinden sürükler…” 


Bellerophontes üzerimden sıcacık yumuşak bedeni alırken Pukute sitemle itiraz ederek acıyla miyavladı. Yeşil gözleri iyice koyulaşmıştı bana bakarken, sarı gözlerimi kısarak saygımı ve sevgimi sundum ona.  Sonra Bellerophontes’e güçsüzce; 


“Dostum, her zaman yanındayım bir şekilde - bir bedenle, bu veda değil” dedim.  Bellerophontes bana ulaşmaya çalışan Pukute’yi sımsıkı göğsünde tutarken gözlerinden akan yaşları serbest bıraktı. 

 

Ve gözlerimi yumdum, dışımdaki gece rengi zarif ve asil kedi geceye karıştı… 

 


Kraliçe ayağa kalkarak gümüş rengi kumaşların arasındaki cansız bedeni sunağın üzerine koydu. Ateş yanmaya başladığında şarkıcılar söylemeye müzisyenler yedi telli kitaralarını çalmaya başladı. Ateşle birlikte yanmaya başlayan adaçayı, lavanta ve biberiyenin birbirine karışan kokusu tapınağı kapladığında otların arındırıcı, teskin edici ve rahatlatıcı etkisi yaslı tüm ruhlar üzerinde etkisini gösterdi. 


Bellerophontes’in ve Pukute’nin acıdan katılaşmış bedenleri gevşedi. Bellerophontes sessiz ve mağrur, ateşin karşısında heykel gibi kucağında Pukute ile duruyordu. Kraliçe bir yanında, kral diğer yanındaydı ancak genç adam hüznün acının ve özlemin pençesinde fark etmedi ne yanında olduklarını ne de her iki taraftan kollarıyla onu sarmaya başladıklarını. Ateş büyüdü büyüdü… 

 

 

Bellerophontes tepkisiz bir şekilde izlemeye devam etti ateşi. Gece çakan şimşeklerle aydınlanırken ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken de tepki vermedi. 


Fark etmedi tapınakta ateşin etrafını çevrelemiş tam on bir tane tanrı ve tanrıçanın ışıltılı siluetini. Halk bu mucize karşısında korkarak geriledi. Kral ve kraliçe heyecanla çevrelerindeki serin ışıltılı siluetlere baktılar. Ksanthos - Ksanthos olalı böyle bir kutsama ve onurlandırma görmemişti. Anın büyüsü ölümlü ve ölümsüz tüm ruhlara sirayet eden hüzünle müzik kesintisiz devam etti. Tüm ruhlar beklenti içerisinde ateşi seyrederken inceden inceye ağlayan Flütün billur ezgisi karıştığında müziğe; alevlerin üzerinde gümüş rengi zerreler uçuşmaya başladı.

 

Tanrılar ve tanrıçalar ateşin çevresinde saygıyla ayakta durmaya devam ederken ilk kez görmeyen gözleri gördü Bellerophontes’in ve fark etti ateşin üzerindeki gümüş rengi gittikçe büyüyerek kendi etraflarında dönüp birbirleriyle birleşmeye başlayan zerreleri. Zerreler ateşten çıkıyor gümüş bir sim bulutu gibi gitgide yoğunlaşarak tümleşiyorlardı. Zerrelerin birleşmeye başlamasıyla ateşin etrafında duran tanrılar ve tanrıçalar rahatlayarak birer birer solup kaybolmaya başladılar. 

 


Bellerophontes gözlerini birleşmeye başlayan zerrelerden bir an için ayıramadı. Tüm zerreler bir araya geldiğinde hayatında görüp görebileceği en güzel kadının ay ışığı renginde parlayan görüntüsüne bakmaktaydı az sonra. Kral ve kraliçe görüntü karşısında saygıyla dizleri üzerine çöktüler. Ateşin içerisinden çıkan uzun, biçimli bacaklar, hoş - kadınsı gövde ve nihayetinde uzun gri saçların çevrelediği yüzünde şefkat ve sevgiyle gülümseyen gözleri ve dudakların tümleştirdiği kadın ateşten beden bulup çıktığı anda tapınağı misk kokusu kapladı. Kadın silüeti heykel gibi kalakalmış Bellerophontes’in yanına yaklaştı. Tam karşısına gelip durdu.

 

Bellerophontes insan aklının alamayacağı güzellikteki bu kadının tüm detaylarını beynine kazımak ister gibi bakarken tanrıça serin elini Bellerophontes’in omzuna koydu. Ve onu kendine doğru çekerek sarıldı. Bellerophontes kendisini saran bu güçlü ve zarif bedenin kadim serinliğinde her türlü acısının gelmiş geçmiş tüm kahır ve ümitsizliklerinin beyninden ve kalbinden sökülüp gittiğini anladığında büyük bir cesaretle kendini geriye çekip Tanrıçanın anlamlı gri gözlerine baktı. Tanrıçanın dolgun dudakları zarifçe gülümseyerek;


“Soyunun sonuna dek yanında olacağım, unutma sana can borcum var” dedi. 


Bellerophontes sevgiyle aşkla bakarken tanrıçasına; Artemis ona yaklaştı nefesleri birbirine karışırken yumuşakça dudaklarından öptü. Dudaklarındaki serinlik ve tat aklını başından alırken dizleri çözüldü Bellerophontes’in ve yere yığılırken Artemis Pukute’yi aldı kollarından.


 “Çocuğum…” dedi.


Artemis ve şefkatle öperek serbest bıraktı Pukute’yi. Sonra salona göz gezdirdi gülümseyerek, sevgiyle bakarken tüm insanlara görüntüsü gitgide soluklaştı ve kayboldu. 


Artemis tapınakta görünmez olduğu anda gecenin kadife karanlığı bir anda ayın muazzam ışıklarıyla yırtıldı. Geceye neşe ve huzur yayıldı ayın iyicil ve şefkatli ışıklarıyla.

 


Müzik sustu, halk şahit oldukları mucizelerin etkisiyle kalplerinde duydukları nedensiz sevgi, huzurla ve neredeyse unuttukları ayın içlerine doldurduğu neşeyle yavaş yavaş ayrılmaya başladı tapınaktan. 


Kraliçe yanında oturmakta olan Bellerophontes’in omzuna dokundu Bellerophontes; 


“Sizden rica ediyorum bir süre tapınakta yalnız kalmak istiyorum, sağlar mısınız? “ dedi. Kraliçe omzunu yavaşça sıkarak ayağa kalktı ve adamlarına seslendi. Yavaş yavaş tapınak boşaldı. 


Bellrophontes ateşi sönmüş olan sunağın için için tütmekte olan odunlarının yanına yere uzandı, bacaklarını kollarıyla sararak ana rahmindeymiş gibi kıvrıldı. İçinde her daim var olan kaygı, üzüntü ve acıların yokluğunda garip bir huzurla sızdı kaldı. Pukute bir süre onu izledi. Ay solup da güneş tan yerini ağartana kadar sıcak tutarak yattı yanında Bellrophontes’in. Şafak vakti irkildi aniden duyduğu ince bir sesle, iri yeşil gözleri merakla açıldı ve zarif bir şekilde sunağın üzerine sıçradı.


Bellerophontes uyandığında güneşin sarı ve sıcak ışıkları tapınaktan içeriye süzülerek neşeli bir aydınlıkla doldurmaya başlamıştı taş gölgelikleri. Bir an anımsayamadı nerede olduğunu. Anımsadığında ise önce yokluğun taş gibi ağır baskısını hissetti yüreğinde sonra dudaklarındaki serin lezzet geldi aklına ve hüzünle içini çekti. Etrafına baktı Pukute’yi aradı gözleri. Yattığı yerden sunağın üzerini göremiyordu. Sunak etrafı gümüş rengi küllerle kaplı bir şekilde yükseliyordu yanı başında, tüm elbiseleri her tarafı bu gri aralarında gümüş zerrelerin bulunduğu küle bulanmıştı Bellerophontes’in. Tutulan kaslarını gevşetmeye çalışırken başının üzerinden sunaktan gelen sesle irkildi.

 

Telaşla ayağa fırladı. Sunağın üzerinde Pukute kıvrılıp yatmış; ön ve arka ayakları ile korumaya aldığı ay rengi minicik bir kedi yavrusunu yalamaktaydı hiç durmadan. Bellerophontes nefesini tutarak yaklaştı sunağa. Yavaşça Pukute’yi okşayıp ikna ederek yavruyu aldı eline. Avucunun ortasına sığan yavru şikâyetle miyavladı Pukute’nin sıcaklığını hissedemeyince. Gözlerini açtı, gümüş rengi gözler Bellerophontes’in kara gözlerini buldu. Bellerophontes’in içini müthiş bir neşe ve sevgi kaplarken mırıldandı;


“Artemis”


Yaşam her daim bir tezahürdü…


(SON) 

 

 

 

HATIRLATMA: Yazının tüm bölümlerine BURADAN ulaşabilirsiniz

 



DİPNOT: 


Hikâyemizin geçtiği yer Antik Likya bölgesidir. Hikayemiz Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinde minicik bir yeri olan Bellerophontes Efsanesinden esinlenilerek yazılmıştır. Bellerophontes Efsanesi Likya topraklarında geçmektedir. Bu günkü Antalya Kemer'de Çıralı Köyü yakınlarında yer alan Yanartaş’ ta Khimaira ile yapılan mücadelenin geçtiği varsayılır. Bugün Yanartaş’a gittiğinizde hala yer altından çıkan alevleri görebilirsiniz. Kesif koku ( metan gazı) ise hala mevcuttur. İnsanlar uzun yıllar bu bölgeyi kutsal saymışlar inanışlar değişmiş, adlar değişmiş ancak bölgeye tapınakların yapılması ve kutsiyetleri değişmemiştir. Derler ki Bellerophontes Khimaira’yı öldürdükten sonra büyük kibre kapılmış ve sonra kendini Tanrılarla bir tutarak gaflete düşmüş sonunda da Zeus babanın hışmına uğramış ve yapayalnız geçen bir ömür içinde çıldırarak ölmüştür. Ben buna inanmıyorum… Nesiller sonra karşımıza Halikarnaslı ozan Homeros’un dizelerinde karşımıza çıkan Bellerophontes soyu ne cesareti ne de kazandığı bilgeliği yitirmiştir çünkü…Bu da başka bir hikayenin konusu olsun….


Teşekkür ederim….

 

 

Ören yeri hakkında bilgi için bkz:

 

OLIMPOS-(Çıralı-Yanartaş-Deliktaş)

 

ASIRLARDIR SÖNMEYEN ALEVLER 'CHIMERA YANARTAŞ'

 

 

 

Yazan: ENGİN D.

 

Paylaş