×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 4. Bölüm: Masal İçinde Masal

  • Blog
  • 24.9.2018 18:21:28
  • 3764 Okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

 

HATIRLATMA: Hikayenin geçmiş bölümlerini okumak için tıklayınız:

1.BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

3. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

 

 

 

ARTEMİS 4. HİKAYE: MASAL İÇİNDE MASAL

 

 

Bellerophontes anlatmaya başladı;

 

Babam Glaukos birçok seferde yiğitçe savaşmış. Tanrılar onu kutsamışlar bu yiğitliği için ve ona Korintia’yı vermişler. Hüküm değneğini Tanrıça Hera ve gök gözlü kızı Athena vermiş babama. Şöyle başladı;

 

****

 

Bir ağustos ayı idi. Babam yanıma geldi. “Habercileri gönder civar illere bu yıl kardeşinin on üçüncü doğum gününde büyük bir av düzenleyeceğiz, şölen sofraları kuracağız. Haber sal tekmil yiğitler, gözü pek avcılar gelsinler, adaklarımızı adayıp şükranlarımızı sunacağız tanrılara ki kardeşin kutsansın buluğa ererken. Cesur, mert, iyi kalpli bir erkek yapsın tanrılar onu. Bilirim Tanrıların Tanrısı Zeus kayırır benim soyumu hem güzellikte hem de iyilikte.”

 

 

 

 

Kardeşim Belleros ile aramda dört yaş vardı ben doğduktan hemen sonra babam beş yıl sürecek bir sefere gitmiş gelir gelmez de gebe bırakmıştı annemi. Sonra yine sefer, ben on yaşıma gelene kadar dönmedi babam. Kardeşimle çok benzerdik birbirimize, o da benim gibi uzun boylu, ince yapılıydı. Ne yapsa hizaya sokamadığı uzun siyah saçları bembeyaz geniş alnı üzerinde tel tel dağılır, neredeyse bir çift mücevher gibi neşeyle ve iyi niyetle parlayan gözlerinin üzerine inerdi haylazca.

 

Şarkı söylerdi daha çok, ben ne kadar ava meraklıysam o da o kadar ozanlığa tutkundu. Tüm kahramanlık şarkılarını bilir, sazı çalıp söze başladığında tekmil kuşlar susar, evlerinde iş güç yapan tüm kızlar ve kadınlar hayranlıkla onu çevrelerlerdi.

 

Çok yakışıklıydı Belleros, tanrılar ona güzellik konusunda cömert davranmışlardı. Fazlasıyla merhametli bir gençti. Ormanda yaralı gördüğü geyikleri, karacaları hatta yaban domuzlarını bile iyileştirmeye çalışır mücadele ederdi yaşamaları için.

 

Beyaz, turuncu ve siyah alacalı, bol tüylü kedisi Pukute ise aşıktı ona, Belleros nereye gitse peşinden takip ederdi onu, öyle ki av günlerinde tasma takmak zorunda kalırdı kedisine her hangi bir kazayı engellemek için. Bense utanırdım bu tasma ve kedi olayından. Kızardım ona ancak beni dinlemez tüm neşesi ve saflığıyla geçiştirirdi öfkemi.

 

 

Pukute

 

 

Habercileri saldım. Ulakların dönüşüne bir aydan fazla zaman vardı. Bu sürede körfezlere gölgelerini veren zeytin ağaçlarındaki zeytinler toplanacak, kadınlarımız özene bezene yaptıkları seramik kaplar içerisine zeytinleri kuracaklar, yağlarını çıkaracaklardı.

 

Vatan toprağında olan yiğitlerimizden yetenekli olanları; özenle kahramanlık öykülerini, canavarları ve kutsamaları resmedeceklerdi yine seramik kap kacağın üzerine. En büyük gelir kaynağımız idi bu kap kacaklar ve zeytinyağı. Yakın şehir ve adalara gemilerle gönderirdik ürünleri böylece sefer olmadığı dönemlerde rahatlıkla geçinir, ihtiyaçlarımızı alırdık karşılığında.

 

Eylül ayı geldiğinde şölen hazırlıkları tamamlandı. Ben yine içimde bin bir çeşit macera özlemi, gözüm ufukta, gelecek olan ünlü yiğitleri; babamın silah arkadaşlarını beklemeye başladım. Ben kahramanlık hikayeleri ile babamı bekleyerek büyümüştüm.

 

 

 

 

Hatırlıyorum babam seferden döndüğünde dizinin dibinde yere oturup defalarca dinlediğimi, tekrar tekrar anlattırdığımı.

 

Derken şölen günü geldi çattı… Çadırlar yapıldı, büyük masalar kuruldu ahşaptan, en yeni boyanmış; en son öyküleri resmettiğimiz tabak çanaklarımız kondu masa üstlerine, mahzendeki en iyi şarapların içinde olduğu anforalarımız, testilerimiz çıkarıldı ve yer yer ocaklar kuruldu masalar arasında tanrıçamız Hera’ya dualar edilerek. Ocakların yanında hazırdı şimdiden şişler etlerin geçirileceği.

 

Kalabalıktı, yüksek perdeden konuşmalar, küfürler, şakalaşmalar her çeşit silahlarını kuşanıp gelmiş adamların gürültüsü kaplamıştı ortalığı. Birbirlerine coşkuyla sıkıca sarılıyor, şakacıktan yumruklaşıp, güreş ediyorlardı. Etrafımız gür kahkahalarla çınlıyordu. İster istemez gülümseyerek bakıyordum bu neşeli kalabalığa;  çocukluğumdan beri adlarını duymuş, hikayeleri ile büyümüş olduğum bu kahramanlıkları; şarkılara konu olmuş iri kıyım savaşçıları büyük bir merakla izliyor kim kimdir anlamaya çalışıyordum.

 

Keyif alıyordum, içtikçe yaptıkları açık saçık erkek konuşmalarından. Babama duydukları saygı ile göğsüm kabarıyor sabırsızlıkla bekliyordum henüz hiçbir sefere katılmamış olan benim avcılıktaki başarılarımı anlatarak gururlanmasını.

 

Derken babam yüksek ses ile dikkatlerini çekti. “Dostlarım, yiğitler her biri ayrı hikayelerde adı efsane olmuş savaşçılar! Onur verdiniz Korinthia’ma, şölenime gelmekle. Tanrılar hepinizi kutsasın!” Şarap kadehleri havaya kaldırıldı.  

 

 

 

 

“Kutsanmaya”

 

Birinci kadehler bir solukta içildi, sanki söz birliği yapılmış gibi boşalan kadehler tekrar dolduruldu. Doldurulan şaraplar bu kez tanrılar adına yere dökülürken kadınlar yerlere arpalar serptiler bereket için. Babam ortamın sessizleşmesini bekledi sonra;  

 

“Büyük oğlumun erkekliğe adım atmasına ne yazık ki şahit olamadım tanrılar yanlarında olmama izin vermedi. Ancak uzun süredir çok şükür ailemleyim ve bu kez kaçırmamaya karar verdim. Bu gece ve yarın küçük oğlum pırlantam Belleros’un erkekliğe adım atmasını kutlamak ve kutsanmasına şahit olmak adına bir şölen ve av partisi yapacağız.

 

Şimdi sizlere oğlum güzel sözlü, iyi kalpli Belleros’umu takdim edeceğim. Korintia, Argos ve dahi Atina çok yiğit gördü ancak iftiharla söyleyebilirim ki böyle özü sözü bir, billur sesli genç bir adam görmedi. Dilerim uzun bir ömrü olur, dilerim bizim hikayelerimizi nesiller boyunca yaşatır! Tanrılar onu kutsasın; neşe ve sevgi hep içinde olsun! Yüreğiyle görmeye devam etsin ve bilgelikle tatlansın”.

 

Hep bir ağızdan tek bir söz duyuldu “kutsanmaya”.

 

Derken Belleros’un sazı duyuldu inceden,  billur gibi yumuşacık sesiyle okumaya başladı kadim efsaneleri. Herkes büyülenmiş gibi sustu masaların başında. Saz çalıp söylerken değme ozanlara taş çıkartan bu yakışıklı oğluna bakan babamın bakışlarını gördüm bir an; sevgiyle, ışık ışık, alev alev yanıyordu gözleri babamın o bembeyaz kaşlarının altında.

 

Bense bir anda kendimi itilmiş hissettim, hiç görmemiştim babamın bana bakan gözlerinde bu ışıltıyı. Kardeşim Belleros devleştikçe müziğinde, kavgacı Ares’in meşhur öfkesini hissettim içimde ta derinlerde, hırsım ve kıskançlığım çelik bir kargı gibi saplandı, deldi kendi yüreğimi…  

 

Elime içinde oklarım olan sadağımı ve yayımı alarak sessizce ama hırslı ve sert adımlarla uzaklaştım şölen meydanından ve yıldızların aydınlattığı zeytin ağaçlarının altındaki patika yollardan geçerek yürüdüm, yürüdüm. Derken dev sütunların yücelttiği mabede vardım. İçeri girdim olanca sesimle hırsım, öfkem ve kırgınlığımla yalvarmaya başladım.

 

 

 

 

“Gök gözlü tanrıçam, ulu Zeus’un bilge ve güzel kızı ne olur duy dualarımı.”

 

Mermer sunak taşının önüne çöktüğümde bir taraftan akan gözyaşlarımı siliyordum hırsla bir yandan yakarmaya devam ediyordum.

 

Duy sesimi bilge Athena ne olur! Ne olur yalvartma beni! Babamın beğenisine mazhar olayım, ne olur kardeşimle rekabetim olmasın. Belleros’u seviyorum ama dayanamıyorum işte benden çok ona saygı duyulmasına, sevilmesine, hem daha erkek bile değil! Sadece şarkı söylemekten başka bir şeyden anlamaz. Ne yüreği benim gibi cesaretle çarpar ne de kahramanlık hayalleri kurar, avlanmak bile istemez!  En kötüsü kız gibi ağlar,  avladığım iri hayvanları gördükçe gözyaşı döker.

 

Ben utanıyorum ondan tüm sevgime rağmen, sanki içinde bir kadın var yaşayan. Babamsa görmez erkek kisvesi altındaki kadını, bilirim benden çok sever onu. Babamın sevgisini görmek, tek ve en iyi evlat olmayı arzulamak suç mu? Suç mu erkekçe savaşa gitme hayalleri kuran benim, sadece benim hak ettiğim saygıyı ve hayranlığı istemem. Ne olur Belleros'u geride bırakayım,  bir daha görmeyeyim adı devleşmiş ulu kahramanların ona saygıyla baktığını. Öyle bir şey olsun ki hayatımda;  tümden değişsin her şey. Efsanelerde geçsin adım, eşsiz olayım güzellikte, benzersiz bir kahraman olayım.”

 

 

 

 

Günlerdir yaşadığım hazırlıkların telaşı ve hissettiğim hırs, üzüntü yorgun düşürmüştü beni. Sunak taşının dibinde yalvarıp ağlayarak öylece sızıp kalmışım.

 

Rüyamda upuzun ipek bir chiton giymiş güzel sarışın bir kadın gördüm. Gözleri bizim denizlerden daha koyu maviydi, gülümsedi bana ama her nedense bir zalimlik de vardı bu gülümsemede. Yavaşça yaklaştı bana;

 

Zeus’un kayırdığı kahraman Glaukos’un; tekmil tanrıların güzellik ve kahramanlık bahşettiği hırslı oğlu; sana bir çift sözüm var! Ne dilediğine dikkat et derim öncelikle,  dilin kemiği yok önce düşün sonra konuş derim ben. Ne sevgi var edilir fesatlıkla, hırsla. Ne de hayranlık doğuştan sunulmuş bir hak! Saygı ise -olduğun- ölçüde vardır!

 

Mademki duan banadır. Duana cevap vereceğim -tek evlat olacaksın- dilediğin gibi, ancak bedeli ağır olacak, öğrenmek zorunda o yakışıklı kafanın içindeki boş beynin bilgeliği ve değme yiğitlere güzellikte taş çıkartan o bedenin içindeki sefih kalp şefkati. Şimdi uyu. Yarın kalan kaderinin yeniden yaratıldığı ilk gün olacak“

 

Eğildi ve buz gibi dudakları ile alnımdan öptü. Gitmeden önce ipek eteklerini savurarak bana döndü bu kez fırtınalı deniz mavisi gözlerinde ve dudaklarındaki gülümsemede bir yumuşaklık vardı;

 

Ağır çok ağır oldu genç adam kaderin. Sırf bana olan sevgin ve sadakatin yüzünden bir hediye bırakacağım sana.” Aniden ellerinde pırıl pırıl parlayan altın bir gem belirdi. “Bir gün bu gemi takacağın küheylana çok ihtiyaç duyacaksın, o gün insanoğlunun hiç binmediği bakir sırtına seni alacak o bembeyaz ışıklar gibi parlayan ve tekmil yılkıların atası olan küheylan. Senin kanatlı cengâverin, savaşında yoldaşın olacak,  yeter ki iyi sakla sahip çık bu hediyeme. Çünkü elinde bir bu kaldı ve çünkü bedelini kanınla ödedin çoktan”

 

****

 

Pişmiş etin kokusu iyiden iyiye ortalığı kaplamıştı. Bellerophontes anlatırken elleri durmadan çalışmış yemeği hazırlamış, şişe geçirmiş ateşi beslemiş ve hatta pişirmişti. Tüm bunları yaparken monoton ve acılı bir sesle anlatmış bir kez bile bakmamıştı bana. Ben oturduğum yerde kımıldamadan ona bakmaktaydım.

 

Yavaşça pişmiş eti koyduğu üzeri boyalı seramik tabağı bana uzattı. İçini çekti.

 

 

 

 

“Ye kedicik, yolumuz da uzun hikayem de uzun. Afiyetle ye, sonra yaralarına bakayım ve yola koyulalım.”

 

Omuzlarına attığı pelerini yavaşça yere bıraktı. Kalktı sessizce heybesini eline aldı, arkası dönük bir şekilde kendi kendine mırıldandı.

 

“Bedeli çok ağır oldu, hem de ne ağır...” Omuzları hıçkırıklarla sarsılırken yanına gittim yavaşça kuyruğumu bacağına doladım, başımı yasladım sonra öylece durduk…

 

 

 

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

PAYLAŞ